AnasayfaTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İstiklal Marşı (Analizi)

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Alucard
Site Sahibi
Site Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 34
Kayıt tarihi : 12/06/10
Yaş : 23
Nerden : Geldi Lan Bu ?

MesajKonu: İstiklal Marşı (Analizi)   Paz Haz. 13, 2010 1:19 pm

<blockquote class="postcontent restore ">
İstiklâl Marşı Niçin Yazıldı?

Trablusgarp, Balkan, Çanakkale, Yemen ve Millî Mücadele... Bire
dörtle, bire on arasında ve amansız bir döğüş...Dünyanın en güçlü
devletleri üstümüze çullanmış...Anadolu insanı masum bir ceylan...
Mehmetcik ise sanki can pazarında; cepheler ölüme koşu beldesi olmuş.
Her Mehmet göğsünü serhat, yüreğini kalkan yapmış. Ama nereye kadar?
Tarihin kanlı seyrine can borcumuzu, kan borcumuzu ödemişiz.

İnsanın da bir tahammül gücü var. Zor'u başarır, olağanüstüyü
yaparsınız belki ama sürekli değil. İşte söylemesi dilimize zor gelse
de vakıa artık bir yılgınlık başlamıştır. Bu yılgınlığın, tıpkı közün
üstünden külün üflenip savrulduğu gibi atılması gerekmektedir.Yeniden
bir kendimize geliş şarttır. İnsanları heyecanlandıracak, gönülleri
coşturacak; gözlerde damla damla yaşlar sıralayacak bir manevi
atmosferin oluşturulması zaruridir. Körükle basılan havanın demiri
erittiği gibi, insanımızı "vatan, millet, bayrak, sancak istiklâl
sevdası" gibi kutlu bir amaçta birleştirip, yüce bir potanın içerisinde
tek yürek, tek beden olmuşçasına dirilten millî bir inkılâba ihtiyaç
vardır.

O zaman insanlar cephelerde yeniden ayyuka kalkar; herkes erkek kadın kız-kızan evlerinden düşmanla kavga için tekrar koşarlar.

Bunu da ancak şiirin enfüsî, kelimelerin hikmet yüklü sıralanışıyla yapabilirdiniz.

İşte İstiklâl Marşı bu amaçla yazdırılmak istenmiş ve yarışma açılmıştır.


Yarışma Açılıyor

İşte o günlerde, "Genel Kurmay Başkanlığının" isteği üzerine, Millî
Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920'de gazetelere verdiği bir ilanla
"İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500'er
lira mükafat konulduğunu bildirdi"

Yarışmaya katılan şiirler memleketin dört bir yanından gelmeye başlamış, beşyüzü aşmıştı.

H. Basri ÇANTAY şöyle devam ediyor:

Bu marşın M. Âkif tarafından yazılmasını kendisine söylediğim zaman O:

– Ben ne yarışmaya girerim, ne de ödül alırım,cevabını vermişti.

Ricalarımı tekrar ettikçe:

– Bırak yazsınlar. Bu yaştan sonra yarışa mı çıkacağım. Ayıp değil mi ? diyordu.

Bir gün Meclis'te H.Suphi Tanrıöver (Maarif Bakanı), beni gördü. Dedi ki:

– Şimdiye kadar yarışmaya 500' den fazla şiir geldi(M. Akif'in yazdığı
dahil toplam 725). Gelen şiirlerin hiç birisini beğenmedim; İstiklâl
Marşı'nı yazması için, Üstad'ı ikna edemez misin? diye sordu.

– Âkif Bey müsabaka şeklini ve ikramiyeyi kabul etmiyor. Eğer buna bir çare ve şekil bulursanız yazdırmaya çalışırım. Düşündü:

– Dur, dedi; ben kendisine bir tezkire yazayım. Arzusuna tabi olacağımızı bildireyim. Fakat bunu kendisine siz veriniz

Bundan sonraki gelişmeler ise şöyle oldu:

Meclis'te Âkif'le yanyana oturuyoruz. Çantamdan bir kağıt parçası
çıkarıp ciddi ve düşünceli bir tavırla sıranın üstüne kapandım.

– Neye düşünüyorsun Basri?

– Mani olma işim var!

– Peki, bir şey mi yazacaksın?

– Evet.

– Ben mani olacaksam kalkayım.

– Hayır! Hiç olmazsa ilhamından ruhuma bir şey sıçrar.

– Anlamadım.

– Şiir yazacağım da...

– Ne şiiri?

– Ne şiiri olacak, İstiklâl şiiri. Artık onu yazmak bize düştü!

– Gelen şiirler ne olmuş?

– Beğenilmemiş.

– (Üzüntüyle) Ya!?

– Üstad bu marşı biz yazacağız.

– Yazalım ama şartları berbat!

– Hayır şartları filan yok. Siz yazarsanız müsabaka şekli kalkacak.

– Olmaz, kaldırılamaz, ilan edildi.

– Canım Vekâlet buna bir şekil bulacak. Sizin Marşı'nız yine Meclis'te kabul edilecek. Güneş varken yıldızı kim arar?

– Peki bir de ikramiye vardı.

– Tabi alacaksınız!

– Vallahi almam!

– Yahu latife ediyorum. Onu da bir hayır kurumuna veririz. Siz bunları düşünmeyin.

– Vekalet kabul edecek mi ya?

– Ben H. Suphi Beyle görüştüm. Mutabık kaldık. Hatta sizin namınıza söz bile verdim!

– Söz mü verdiniz, söz mü verdiniz?

– Evet!

– Peki ne yapacağız?

– Yazacağız!

(Buradaki yazacağız sözünden muradın, Âkif'e ithafen "Yazmalısın!" manasında söylendiği gayet açıktır)

Tekrar tekrar "söz verdin mi?" diye sorduktan ve benden aynı kati
cevapları aldıktan sonra, elimdeki kağıda sarıldı. Kalemini eline aldı.
Benim daldığım yapma hayale şimdi o gerçekten dalmıştı.

Aradan bir iki gün geçti. Sabahleyin erken Üstad bizim evde. Marşı yazmış, bitirmiş.

Mehmet Âkif neden yarışmaya katılmadı ?



Mehmet Akif'in Evi


Mehmet Âkif, o sırada Burdur Mebusu olarak Millet Meclisi'nde bulunmasına rağmen, bu müsabakaya acaba neden katılmamıştı?

Bunun iki sebebi vardı zannederim. Gerçi her iki sebep de müsabaka ile
ilgilidir. Birincisi, şiirin karşılığında verileceği bildirilen
mükâfaat idi. Âkif böyle millî bir vazife için para alınmasını doğru
bulmuyor, hele kendisine hiç yakıştıramıyordu. Üstelik ne kadar
halisane duygularla katılırsa katılsın, yarışmaya para için katılmış
şüphesini daima üzerinde hissedecekti. Ona çok ağır gelen böyle bir
baskının altında, tavizsiz ve mert gönlünün duygularını gereği gibi
kağıda dökebilmesi mümkün değildi.

İkincisi ise, Mehmet Âkif, artık umuma ilan edilen ve her önüne gelenin
iştirak edeceği, biraz çocukça gibi görünen bir yarışmaya çağrılacak
adam değildi. Âkif, o zamana kadar, Safahat'ın 7600 mısra tutan ilk beş
kitabını yayınlamış ve bu şiirleriyle büyük bir millî şair olduğunu
ispatlamış durumda bulunuyordu. Kendisinin bu yüksek mevkii, edebiyat
üstadı Recaizade Mahmut Ekrem tarafından, daha Balkan Harbi sırasında
açıklanmış ve Üstad Ekrem, Âkif'e Memleketin bir Millî destana ihtiyacı
vardır. Onu ancak siz yazabilirsiniz Âkif Bey diyerek, kendisini
tanıyanlar için çok mühim bir istekte bulunmuştu. Şimdi bu seviyede
olan bir büyük şairin, adeta çoluk çocuk denilebilecek yüzlerce
heveskarla birlikte yarışa çağrılması, elbette uygun birşey değildi.

Maarif Vekâleti müsabaka için bir heyet seçmişti. Doktor Şair Hüseyin
Suat, Bursa Mebusu Şair Muhittin Baha, onlar bu heyette bulunacaklardı.
Ancak onlar da birer istiklâl marşı yazıp vermişlerdi. Sonradan Âkif'in
marş yazacağını duyunca ikisi de şiirlerini geri aldılar ve heyete
girdiler.

Âkif'in İstiklâl Marşı şiiri ilk defa 17 Şubat 1337(1921) tarihinde,
Ankarada Sebilü'r-Reşad dergisi'nde yayınlandı. Bu ilk yayınında
beşinci kıtasındaki "uğratma" kelimesi "bastırma" şeklinde iken,
sonradan M. Âkif Bey tarafından "uğratma" şeklinde değiştirilmiştir.

Bunun dışında İstiklâl Marşı'mızın ilk metni ile sonrakiler arasında hiç bir fark yoktur.

Nihayet Marş Büyük Millet Meclisi'nde. M. Âkif de sırasında.

H. Suphi Bey, kürsüde İstiklâl Marşı'nı okudu.

Meclis alkış tufanları arasında çalkalanıyordu. O gün, görüşmelerle
geçti. Marşın esas kabulü 12 Mart 1337 tarihinin ikinci celsesinde
oldu.

Ne kadar ibretli bir durum ki İstiklâl Marşı şairi tevazuundan kendi
Marşı'nı kürsüden okumuyor. Bu görevi H. Suphi Bey yerine getiriyor.

Yine ne kadar ibretli bir durumdur ki, M. Âkif'in şiiri, Millî Marş
olarak kabul edilirken şairi, sıkılarak salondan dışarı fırlamış, cümle
kapısından çıkmış, hatta caddeyi boylamıştı. Konulan ödülü de almamış,
çek'ini yoksul kadınlara ve çocuklara örgü işleri öğretmek üzere açılan
"Daru'l-Mesai" adındaki iş yurduna bağışlamıştı.

Sözün burasında şu hakikati belirtelim; O günlerde bir memur maaşı 7.5 liradır ve 10 lira zenginlik ölçüsü sayılmaktadır.

Bir başka ibretli hâle bakın ki, Âkif ödül olarak verilen 500 lira gibi
o gün için büyük bir değer taşıyan parayı almadığı günlerde, paltosu
olmadığı için sokağa ya ödünç bir palto ile veyahutta ceketle çıkmak
durumunda kalıyordu.


Âkif, İstiklâl Marşı konusunda çok hassastı. Birkaç gazeteci,
ölümünden kısa bir süre önce ziyaretine gittiler. Söz İstiklâl
Marşı'ndan açıldı.

İstiklâl Marşı denince Üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Hastabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmaya başladı:

İstiklâl Marşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi! O şiir,
milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Binbir facia karşısında
bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir
zamanda yazılan o Marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir
daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz. Onu ben de yazamam. Onu yazmak için
o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir.
O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.

İstiklâl Marşı'mız, bizim âdeta tarihimizdir. Geleceğimizin bir aynası
ve bütün milletimizin iman ve ahlakta son gayesi olan temel esasların
bir özüdür.

Büyük Âkif, milletinin ruhunu okumuş ve onu sanki taşa kazırcasına yazarak, bir anıt gibi gözler önüne dikmiştir.


Edebi açıdan İstiklal Marşı

İstiklâl Marşı 41 mısradır. Aruz vezninin Fe'ilâtün/ fe'ilâtün/ fe'ilâtün/ fe'ilün, kalıbıyla yazılmıştır.


1- BİRİNCİ KIT'A

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak
.


1. Kıt'anın Manası:

Ey Milletim ye'se düşme; Allah'tan ümidini kesme; Endişelenme. Batı
ufkunun gurup haline bakarak hüzünlenme. Akşam ufkunun şafak kızıllığı
sönebilir; bir alev, bir ateş gibi parlayan alsancağım milletimin son
ferdi kalana kadar emin ve korkusuzca dalgalanacaktır; asla
sönmeyecektir.

Âkif, 3. ve 4. mısralarda, Türk Milletinin istiklâline sarsılmaz
imanını korkunç gök gürültüleri gibi haykırıyor. Bayrağın semalarda
dalgalanışını Türk milletinin varlığı, kaderi ve talihiyle aynı
görüyor. Bir imanı, bir hükmü haykırıyor: Milletimiz var oldukça,
Bayrağımız göklerde nazlı nazlı dalgalanmaya devam edecektir.

2- İKİNCİ KIT'A


Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül...Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.


2. Kıt'anın Manası

M.Âkif, İstiklâl Marşı'nın tamamında inanmış adam, vefalı insan
görüntüsünden asla taviz vermemiştir. Bu inanmışlık ve samimiyet
içerisinde bir canlıya seslenir gibi Bayrağa seslenir.

Ey benim güzel Bayrağım, ey benim hilal kaşlım! Öyle dargın gibi
kaşlarını çatma. Senin kaşlarını çatman, bu Milleti derinden yaralar,
üzer. Hem niçin bize kızmış gibi bakıyorsun?

Senin Millete güleryüz göstermen hayat verir, canlılık, dirilik verir. Bu Millet buna layıktır.

Benim kahraman milletim hürriyet uğruna oluk oluk kan döktü. Gerekirse
bundan sonra da döker. Hem benim Milletim Bayrağına renk olarak sadece
al kanının rengini uygun görmüştür. Milletimin uğruna baş koyduğu, can
verdiği, İstiklâl simgesi olan Bayrak Milletime gülmezse, Millet de
kanını helal etmeyecektir. Bu fedakarlığa karşılık senden sadece
güleryüz bekliyoruz.

İstiklâl ve bağımsızlık, Allah'tan başka mabut tanımayan Milletimin Hakkıdır. Bundan asla şüphe edilemez.


***

Şubat 1921. Taceddin Dergahı'nda merdivenden çıkınca hemen sol
taraftaki küçük odada, rafta idare (küçük gaz lambası) yanmakta; yer
yatağında yatmakta olan Mehmet Âkif uyanmış, kağıt arıyor. Yok. Eline
geçirdiği kurşun kalemle yer yatağının sağındaki duvara dönmüş; pınar
gibi ilham fışkıran imanlı bağrından çıkan, Türk'ün tarihini ve ebedi
geleceğini bir mısrada anlatan kıt'ayı yazıyor. Sabah namazı ezanına
kalkan oda komşusu Hafız Bekir Efendi (Konya meb'usu) M. Âkif'i
elindeki çakısı ile duvardaki (kağıda aldığı) kıt'ayı kazırken görüyor.


3- ÜÇÜNCÜ KIT'A

Şairin, Bayrağımıza yönelip, kurban olayım diye başlayan ikinci dörtlüğünden sonra, 3. kıt'ada bir meydan okuma görülüyor.

Bu kıt'ada benzeyen de benzetilen de yapmacık değil, sade, samimi tabii ve doğaldır.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım
.


3. Kıt'anın Manası:

Bu Millet tarihin her döneminde hür yaşamış, bundan sonra da hür
yaşayacaktır. Bu Milleti esarete teşebbüs, çılgınlığın ta kendisidir.
Böyle bir şeye tevessül edenin ahvaline şaşarım! Çünkü o bu
hareketinden dolayı başına gelecekleri düşünemeyecek kadar çıldırmış
biri yahut birileri olmalıdır.

Kükremiş azgın suların hiç bir sed tanımadan önündeki engelleri
çiğneyip aştığı gibi, ben de değil mahkum olmak; gerekirse dağları
yırtar enginlere sığmam taşarım.

Bir başka açıdan...

Ben ezelden beridir hür yaşadım diyerek bir mısranın yarısına, san'at
kudreti ile ikibin beşyüz senelik Türk tarihini sığdırıyor. "Hür
yaşarım" diyerek Türk'ün hür yaşamak karakterini, azmini ve sonsuza
kadar ebediyyen hür yaşayacağını; geleceğini haykırıyor. Böyle bir
milleti esir etmeyi hayal edenlere şaşılır.

3. Mısrada Türk'ün kuvveti, kudreti ve haşmeti vardır. Hürriyetine mani
olan, sed çeken her şeyi ezecek bir sel gibidir. Zaten Orta Asya'dan
Altay Dağları'ndan Tuna Boyları'na akan bir sel gibidir.

4. Mısrada, tarihte dağ yırtmış olmanın kudretini, gururunu yani:
Ergenekon Türklerini, Ergenekon Destanını hatırlatır. Ezcümle, tarihin
ilk devirlerinden beri hür yaşayan Türk, ebediyen de hür yaşayacaktır.
Buna mani olmak isteyenleri dağları yırtan kuvveti ile sel gibi ezer,
aşar.

***

4- DÖRDÜNCÜ KIT'A

Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar;
"Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar
?


4. Kıt'anın Manası:

Batı çelik zırhlı bir duvar misâli bütün âfâkı doldurmuş üstümüze geliyor.

Püfff! Bunda telaş edecek ne var ki? Çünkü bu vahşi saldırılara karşı
benim öylesine güçlü ve emin bir sığınağım var ki bunu, Batı âleminin
hafsalası dahi almaz. Bu sığınak, bu serhad iman dolu göğsümdür.

Medeniyyet denilen sahte, yalancı, vahşi, saldırgan ama gerçekte güçsüz
canavar, ulusun dursun. Sonu yaklaşmış olan bu canavar, Milletimin
göğsündeki imanı boğmaya yetmeyeceği gibi, onun gebermesi Milletimin
eliyle olacaktır.

Bir San'at İnceliği

Çoğu insanımız eski yazıyı bilmez... Eski yazıda (Osmanlıca yazıda) iki
türlü "n" harfi vardır. Biri "nun" harfi ile yazılır, diğeri "kef
(nazal n)" ile yazılır. Şair gerektiğinde "nun" kullanmış, gerektiğinde
"kef (nazal n)" kullanmış. Bu kıt'anın üçüncü mısrasında geçen "ulusun"
kelimesinin sonuna "nun" koymuş; emir verildiği zaman "nun" kullanılır.

Sen görevlisin, sen hastasın gibi kelimelerde "kef" yani nazal n
kullanılır. Burada ise (ulusun kelimesinde) "nun" kullanmıştır. Yani
burada tevriye san'atı yoktur. Buradaki kelimenin sonuna "nun" koymak
suretiyle: bırak o "ulumak fiilini işlesin" denmek istenmiştir.

Bir Başka Açıdan

Ulusun: Kelimenin kökü: hayvanlar için kullanılan -ulumak-fiilidir.
İstilacı, sömürgeci, saldırgan, sahte "medeniyet" yaptığı
vahşiliklerden canavara: Silahları ile çıkardığı seslerde hayvan
ulumasına benzetilmiş. Zaten ulumak, boğmak ve canavar kelimeleri
arasında uygunluk var.

Okunuşu: "Ulusun" sözünü okurken, ayaklarımızın altında, ölmek üzere
uluyan bir köpeğe hitab ediyormuş gibi küçük gören, aşağılayıcı,
hakaretli bir sesle okunmalıdır.

"Medeniyet": Rahmetli M. Âkif, şiirlerinde manasını, esas anlamından
düşük gördüğü kelimeyi "tırnak" işareti içinde kullanmıştır. Burada,
yukarıda arzettiğim sahte medeniyeti kasdettiği için böyle yazılmıştır.
M. Âkif asla medeniyyete düşman değildi. Bilakis, geriliğin düşmanı idi.

İlim ve çalışma tavsiye ediyordu. Körü körüne Avrupa hayranı olmayın, batının sadece ilmini tez elden alın diyordu.

****



5- BEŞİNCİ KIT'A

Ve bir sesleniş:

Arkadaş! yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.


5. Kıt'anın Manası:

Arkadaş!

Şehidler beldesi Yurduma, hain düşmanın girmesine fırsat verme. Sen
düşmanı kovmak için gerekirse şehid olmayı göze alır, canını siper
edersen, Allah vaadettiği zaferini sana verecek, Seni düşmanlarına
galip getirecektir.

Hem bu zafer günleri öylesine yakın ki... Kimbilir? Belki yarın, belki de ondan daha yakın bir zamanda o zaferi göreceksin.

****



6- ALTINCI KIT'A

Şair, bu kıt'ada vatan denen toprağın kutsallığını hatırlatır ve şöyle seslenir:

Bastığın yerleri, "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.


6. Kıt'anın manası:

Bastığın yerleri toprak sanarak yürüyüp gitme. Bu toprağın altında bin
yıldır bu beldeleri vatan yapmak ve vatanını savunmak için çarpışmış bu
uğurda şehid olmuş sayısız insan yatıyor.

Onların kimi senin baban, deden. Soy kütüğünden geriye doğru gidersen
hiç şüphen olmasın, bu topraklar altında hem de çok yakınlarının şehid
olarak yattığını göreceksin.

Bu toprakları ataların gibi koruyamazsan yazık olur. Hem onları da üzmüş olursun.

Bütün dünyaları alsan dahi bu Cennet vatanı, veremezsin; vermemelisin.

Bir Başka Açıdan...

Şehid: Dini, vatanı, milleti ve namusu için savaşarak veya vazife
başında canını veren (ölen) müslüman. Askerlikte en yüksek mertebe
şehidliktir.

Dünyada Türk Milleti kadar vatanı için şehid veren başka bir Millet
yoktur. Vatanımızın her karış toprağı şehidlik olduğu gibi, Vatanımızın
dışında da 42 yerde Türk Şehidliği vardır.

M.Âkif, -Çanakkale Şehidlerine- şiirinde Şehid'e manevi türbe
kurmuştur. Tarihe sığdıramamış, bu taşındır diyerek kâbeyi başına
dikmiş, mor bulutları türbesine tavan diye çatmış, Yedi Kandilli
Süreyya'yı uzatmış; tüllenen mağribi akşamları yarasına sarmış ve:

– Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.

Ey şehid oğlu şehid! İsteme benden makber

Sana ağucunu açmış duruyor Peygamber, diyerek Şehid'in büyüklüğünü anlatmıştır.

****


7- YEDİNCİ KIT'A

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.


7. Kıt'anın Manası:

Bu Cennet Vatanın uğrunda nice canlar şehid oldu. Toprağın altı
öylesine şehid doludur ki, eğer mümkün olsa da toprağı sıksan her
taraftan şehidler fışkıracak.

Yarabbi! Canımı, sevdiklerimi, bütün varımı al; Fakat benim vatanımı elimden alma. Beni vatanımdan ayrı koyma.

Bir Güzel Tesbit:

Hiç birşeyim olmasa da vatanımın toprağında yatmak bana yeter. (Bu
mısralar Oğuz Han'ı hatırlatır. Oğuz Han, düşmanlarının isteğine göre
atını, silahını, en yakınlarını verir. Ama iş çorak bir toprak, vatan
parçasına gelince vermez. Türklerle, Çinliler harp eder ve Türkler Çin
ülkesini baştan başa zaptederler).

****


8- SEKİZİNCİ KIT'A

Bir hatırlatma! Bu kıt'a okunurken bağrılmaz. Öyle ya; bize şah
damarımızdan daha yakın Allah'a dua edilirken nasıl bağrılır? Burada
bir yalvarma, bir istek var. Bu da yumuşak, titrek, hafif bir sesle,
yalvarırcasına, gözyaşları içerisinde, O yüce Yaratıcı ile
fısıldaşıyormuş gibi:

Rûhumun senden İlahi şudur ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.


8. Kıt'anın Manası:

Yarabbi! Bizler vatanımız için ölüyoruz; Senden son dileğimiz vatanıma
düşman girmesin. Mabedime pis elini değip, pis ayağıyla basmasın.
Şehadetleri dinimin temeli olan bu ezanlar, benim vatanımın üstünde
senin adını yükseltsin.

(Dinin temeli olan kelime-i şehadet ezan içerisinde geçmektedir.)

Bir Başka Açıdan…

Bitişikteki Taceddin Camii'nde ve diğer camilerde hazin hazin sabah ezanı okunmaktadır. Bu ezanlar susacak mıdır?

M.Âkif, Yüce Allah'a ellerini açarak milletinin ağzından, bütün vücudu titreyerek niyazda bulunuyor.

Bütün Milletin, Mehmetçiğin tek arzusu kendileri şehid de olsalar;
yeter ki vatana düşman girmesin, ma'bedlerimizin göğsüne onların kirli
elleri ve ayakları değmesin. Türk Müslümandır. Dünyaya gelen Türk'ün
ilk kulağına giren ses, Ezan sesidir. Ezandan sonra kulağına adı
söylenir. Türklüğün ve Müslümanlığın damgasını taşıyan güzel
Camilerimizdeki zarif minarelerden günde beş defa yükselen ezan sesleri
Cenab-ı Allah'a ulaşır.

****



9- DOKUZUNCU KIT'A

O An...

Dualar sanki kabul olmuştur. Memleket kurtulmuştur. İstiklâl ve
hürriyet yeniden gelmiştir ve sanki o an yaşanır, onun hazzı içerisinde
de dokuzuncu dörtlük seslendirilir; sanki kabul olmuş gibi; memleket ve
millet kurtulmuş gibi...

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım;
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arş'a değer, belki, başım.


9. Kıt'anın Manası:

Yarabbi! Vatanım ve senin dinin uğrunda canlarını veren biz şehidlerin son dileklerini kabul buyur.

Bu dileğim vatanımın hür, Milletimin mü'min kalmasıdır. Bu dileğimi
kabul edersen, işte o zaman eğer başıma dikilmiş bir mezar taşım varsa
o bile sevinçten secdeye kapanır. Sevinç gözyaşlarım, savaşırken,
döğüşürken aldığım yaralardan boşanır. Ve yine o zaman benim ruhum
yerden yükselerek şehidler makamına gönül huzuruyla gidebilecektir.


10- ONUNCU KIT'A

Şair bir önceki kıt'ada "arşa değer belki" derken "belki" kelimesini,
"eğer layıksan" anlamında kullanmaktadır. Başım arşa değmeye layıksa
ben oraya yükselirim.

Son beşlik huzur içinde, mutluluk içinde, saadet içinde ve fakat akla
gelen bir kötü ihtimal de hesaba katılarak tamamlanıyor. Artık istiklâl
hak edilmiştir. Onun için şair şöyle seslenir.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.


10. Kıt'anın Manası:

Ey benim, şanlı Bayrağım! Artık sen de sabah şafakları gibi dalgalan.
Artık senin uğrunda dökülen kanlarımızın hepsi de sana helal olsun.

Ebediyyen sana ve milletime esaret yoktur. Bugüne kadar nasıl hür
yaşadınsa, bundan sonra da hür yaşayacaksın. Hür yaşamak senin
hakkındır.

Artık Allah'a tapan milletim için de İstiklâl hak edilmiş ve kazanılmıştır.

Bir Başka Açıdan...

Şubat 1921'de, İstiklâl Marşı'mızın yazıldığı günlerde, Yurdumuz düşman
işgali altında inlemektedir. Kuvvetlerimizin üç misli silaha ve
imkânlara sahip olan Yunan kuvvetleri Ankara'ya doğru yürümekte;
Polatlı'dan düşmanın top sesleri duyulmaktadır. Meclis'in Kayseri'ye
nakli düşünülmektedir.(10 Ocak 1921) I. İnönü Harbi başlayalı beş hafta
olmuştur. Büyük taarruza ve Yunan'ın denize dökülmesine 18 ay ve 18 gün
vardır. Ama bu kadar zaman önce ve bu kadar zor ve ümitsiz bir durumda;
M. Âkif, son kıt'ada Millî Mücadele'nin kazanılacağını, kesin zaferin
-Ebedî İstiklâl'in müjdesini verir. Artık ikinci kıtadaki gibi hilal
çehresini, kaşını çatmıyor, naz etmiyor. Zafer kazanılmış- şanlı hilal-
olmuştur. 1. Kıt'adaki karanlığı haber veren şafağın yerine aydınlık
güzel günleri haber veren gittikçe aydınlanan, huzurlu Sabah Şafağında,
hür ufuklarda şanlı hilal ebediyyen dalgalanmaktadır. Artık
milletimizin sevgilisi Bayrağı, güldüğüne göre (7. mısrada helal olmaz
dediğimiz kanımızı) onun için döktüğümüz kanları da helal ediyoruz.
Bayrağımız ve milletimiz, ezelden beri olduğu gibi, ebediyete kadar
birbirinden ayrılmayacak ve yok olmayacaktır.

Tarih boyunca olduğu gibi bu defa da kahraman milletimiz yüce Allah'a
olan iman ve ümidiyle mücadele etmiştir. O'nun adıyla canını vermiştir.
Ezanları susturmamıştır. O halde Yüce Allah'tan Kur'an'ı Kerim'de
vaadettiği zaferleri ve İstiklâl'i hak etmiştir. Bayrağımızın ebediyen
hür dalgalanmak hakkıdır. Yüce Allah'a iman eden milletimizin de
İstiklâl ebediyyen hakkıdır.

</blockquote>


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://genelforum.bosfforum.com
Alq0licK
Player
Player
avatar

Mesaj Sayısı : 7
Kayıt tarihi : 12/06/10
Nerden : Burdan

MesajKonu: Geri: İstiklal Marşı (Analizi)   Ptsi Haz. 14, 2010 9:04 am

Saol Kanka İşime Yarar Emegıne Sağlık .
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İstiklal Marşı (Analizi)
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Genel Paylaşım Platformu :: ****** :: ******-
Buraya geçin: